KIRMIZI 5

Yazar: Akın Temiz

Formula 1’in altın çağının kahramanları Senna-Prost-Piquet-Mansell dörtlüsünden en iri olanı. Pistlerin “Ayı” lakaplı efsanesi, enteresan olayların adamı, 1992’nin Formula 1, 1993’ün Indy Car şampiyonu. O, 39 yaşına kadar Britanya’nın yeni Stirling Moss’uydu. Kazandığı şampiyonlukla hak ettiğini aldı, kilo verse belki bir tane daha alabilirdi! Muhteşem bıyıkları, kasketi ve kilolarıyla başka bir yüzyıldan gelmiş bir sporcuydu. Ama yetenekleri onu hep üst seviyede tuttu ve kazanma arzusunu hiçbir zaman kaybetmedi. İngiliz efsane Nigel Mansell’ın kariyeri sizinle…

Nigel Mansell, 8 Ağustos 1953 günü Ada’nın batı taraflarında yer alan Worcestershire’da dünyaya geldiğinde İngiltere savaştan çıkalı pek olmamıştı. Özellikle Almanya’nın üstün endüstrisine karşı Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir donanma ve çeşitliliği az hava filosu ile mücadele eden Britanya için yenilenmek çok önemliydi. Savaş sonrası seçimi şok şekilde kaybeden Churchill, altı yıl süren Clement Attlee dönemi sonrası yeniden seçilmiş ve ülkesini endüstriyel yönden kalkındırmak için özel şirketlere önemli finansmanlar yaratmıştı. Bunlardan biri olan Lucas Aerospace’de mühendis olarak çalışan Eric Mansell ise oğlunun geleceğini doğrudan şekillendirmişti. Çocukluğunun ilk yıllarına denk gelen Mike Hawthorn efsanesi sayesinde motor sporlarına ilgi duyan Nigel, babası ile birlikte kart yarışlarını izlemeye başladı. Kana bir kere giren zehir bir daha çıkmayacak olacaktı ki Mansell, 10 yaşındayken babası ona ilk kartını aldı. Böylece çim biçme makinesi motorlu, tek tekerlekten çekişli, £25 değerinde ikinci el bir kart ile başlayan küçük Nigel için sürecek tek yer topraktı. Fakat toprak yollarda sürmek zorunda kalması aslında o çok övülen otomobil kontrolünü ona kazandıran şey olacaktı. Minimum 11 yaş zorunluluğu olan kart lisansında, 10 yaşında olduğunu kimseye söylemeden yarışlara katılmaya başladı. Fakat henüz ilk yarışında kötü bir sürpriz ile karşılaşacaktı. Rakiplerine göre bir hayli geride olan kartı o kadar eskiydi ki yarış esnasında motor cıvatalarından kurtulup karttan ayrıldı. “Oldukça utanç vericiydi” diyor Nigel Mansell. Savaş dönemi Britanya’sında haliyle çocukluğunu yaşayamamış bir baba olan Eric için Nigel ve kartı ile ilgilenmek büyük bir terapiydi. Eksikliklerin giderilmesi için farklı birine gerek de yoktu, ne de olsa uzay mühendisiydi. Böylece Nigel, ertesi yıl girdiği şampiyonayı kendinden 5-6 yaş büyük rakiplerine karşı kazanmayı başardı. Bu başarısı, onun Britanya Milli Takımı’na seçilmesini sağladı ve uluslararası yarışlara katılmaya başladı. Karting kariyerini sonlandırdığında yedi kez Midlands Şampiyonu, bir kez Kuzey Şampiyonu ve bir kez de Britanya Şampiyonu olmuştu.

“Kartlarda Nigel’a karşı yarışan muhtemelen 100 kişi vardır ve hepsinin onun yaptıklarına bakıp ‘Ben niye bunları yapamıyorum?’ dediğine eminim. Nigel kendini sonuna kadar zorlama kararlılığına sahipti. Kazanma arzusu çok fazlaydı.” – Karting yıllarındaki rakibi Chris Hampshire

Kartlarda geçen yıllar sonrası üniversite çağına gelen Nigel’ın yarış kariyeri de bitiyordu. Hayali olan Formula 1 için Britanya’nın en önemli alt serileri olan Formula Ford ve Britanya F3’den geçmesi gerektiğini biliyordu ancak babası buna karşıydı. Açık teker serileri gerçekten hızlıydı ve o dönemler güvenlik önlemleri çok alt seviyedeydi. Karting de tehlikeliydi ama ne de olsa en yavaş motor sporuydu. Buna rağmen Nigel birkaç kere ağır kazalar atlatmıştı ve bunlardan biri de beyin sarsıntısı ile sonuçlanmıştı. Oğlunun artık tehlikeden uzak bir yaşam sürmesini isteyen babası, keskin şekilde yarış kariyerini sonlandırdı ve Nigel havacılık ve uzay mühendisliği okumaya başladı. Yıllar sonra yazdığı otobiyografisinde ise mühendisliği sadece yarışların finansal yükümlülüklerini karşılayabilmek için kabul ettiğini söyleyecekti. Onun hayali her zaman Formula 1’di. Bunun için çabucak okulu bitirmesi gerektiğini anlayan Nigel, 1974’de 21 yaşındayken diplomasını aldı ve yarışmanın yollarını aramaya başladı. Babasının şirketinde işe başlayan Mansell, bir yandan da kız arkadaşı Rosanne’in abisinin atölyesinde çalışıyordu. Lucas’dan aldığı haftalık £6.30 ile olabildiğince tutumlu davranarak kendine yarışmak için ekipman bulmaya başladı. 1976 sezonunun son bölümünde nihayet Formula Ford’a girmeye hazırdı. Mansell, ilk yarışı da dahil olmak üzere girdiği dokuz yarışın altı tanesini kazanmayı başarıp dikkatleri üstüne çekti. Fakat kendi çabalarıyla bu işi finanse etmek oldukça zor oluyordu. Bu noktada Rosanne’den çok yardım aldı. Haftada 80 saat bir petrol şirketinin muhasebesinde çalışarak Nigel’a yardım etmeye çalışan Rosanne için de çok zorlu bir dönemdi. Nigel da hafta içi mühendislik yapıp hafta sonları yarışlara katılıyordu. Bu yoğun tempoya rağmen 1977’ye çok iyi başlayan Mansell, sezonun ortasına doğru gelinirken şampiyonada farkı açmıştı. Formula Ford’u kazanırsa önünün açılacağından emin olan Mansell, hedefine daha çok odaklanmak için Lucas’daki işinden istifa etti. Fakat sadece üç hafta sonra korkunç bir olay yaşayacaktı. Brands Hatch’deki sıralama turlarında kaza yapıp boynunu kırdığında her şey tepetaklak olmuştu. Bir anda tüm planlar suya düşmüş, şampiyonayı kazanmak bir yana dursun yeniden yürüyebilme ihtimali bile belli değildi. Üstelik çift, birçok eşyasını yarışlara bütçe ayırmak için satmak zorunda kalmıştı. Artık işsiz, parasız ve bel bağladığı motor sporlarından kopmak üzere olan bir Nigel Mansell vardı. Boynundaki kırık olan iki omurun iyileşmesi için doktorlar aylarca hareketsiz yatmasını önerirken Mansell iyileşme sürecini hızlandırma kararı aldı: “Çok riskli de olsa bunu yapmam gerekliydi” diyor Mansell. Hemşirelere doktorun ona yürüyüş için izin verdiği gibi bazı yalanlar söyleyerek ayağa kalkmayı başardı. Böylece boynunu kırdıktan sadece yedi hafta sonra yeniden otomobiline oturmuştu fakat şampiyonada geriye düşmüştü. Toparlanmayı başaran Mansell, şampiyonluk umudunu son yarışa götürmeyi başarmıştı. Trevor van Rooyen ve Chico Serra gibi iyi takımlarda yarışan iki güçlü rakibi vardı ve Mansell’ın şampiyonluk şansı ciddi şekilde azdı. Şampiyonluğu kazanması için yarış galibiyetinin yanında en hızlı tura verilen ekstra puana da ihtiyacı vardı. Yarışa pol poziyonundan başlayan Mansell, en hızlı turu da atarak yarışı kazanınca 1977 Formula Ford şampiyonu oldu. Boynunu kırdığı sezonda şampiyonluğu almasının yanında o yıl girdiği 42 yarışın 33 tanesini kazanmayı başarmıştı. Bu muazzam performans sebebiyle ertesi yıl için Formula Ford’un güçlü takımlarından teklifler alsa da daha fazla zaman kaybetmek istemiyordu. Bir an önce Formula 3’e geçip hedefine bir adım daha yaklaşmayı diliyordu ancak büyük problem yine baş gösterecekti.

Mansell’in şampiyon olduğu Formula Ford otomobili.

F3 için istenen bütçeler Nigel ve Rosanne’in karşılayabileceğinin çok daha üstündeydi. Sponsorlar dışında çare yoktu ve kışı geçirebilmek için Mansell arkadaşı Peter Wall’ın şirketinde temizlikçilik yapacaktı. Formula Ford şampiyonu bir uzay mühendisi olarak iki ay boyunca cam silerek geçimini sağlayan Mansell için 1978 sezonuna sponsor bulma süresi gittikçe azalıyordu. Sonunda son çare olarak evlerini satma kararı alan çift, eski ve kiralık bir eve taşındı ama Mansell’ın eline sıcak para geçmişti. Böylece £8000 ile March’ın kapısını çalan Nigel, bir koltuk bulmayı başardı. Britanya F3, her zaman F1’e gidiş yolunda önemli bir aşama olmuştur. O sezon da Formula 1’in geleceğini oluşturacak çok önemli pilotlar sahnedeydi. Mansell o sezon başta Prost ve Piquet olmak üzere büyük şampiyonların yanında Derek Warwick, Stefan Johansson, Elio de Angelis, Andrea de Cesari ve Tiff Needell gibi önemli isimlere karşı da yarışacaktı. Silverstone’daki ilk yarışta pol pozisyonunu almayı başardı ve Nelson Piquet’nin ardında ikinci bitirerek iyi bir başlangıç yaptı. Daha ilk yarışta dikkatleri üstüne çeken Mansell, bu sayede Formula 1’in efsane gazetecilerinden Peter Windsor ve o dönem şasi üreticisi olan Ralt’da çalışan Peter Collins ile tanışma fırsatı buldu. Fakat bu güçlü başlangıca rağmen sezonun geri kalanı pek iyi gitmeyecekti. Daha iyi takımlar güçlü Toyota motorlarını kullanırken Mansell ise daha zayıf Triumph Dolomite motorlarını kullanmak zorundaydı. Buna rağmen bir dördüncülük ve üç tane yedincilik ile sezonu tamamladı. Sonuçlar çok iyi olmasa da Mansell, kötü otomobilden iyi performans çıkarmayı başarmış ve daha da önemlisi bu kabiliyetini insanlara da kanıtlamıştı. Ertesi yıl Silverstone’da bu sefer kazanmayı bildi ve 20 yarışlık takvimde Triumph motoruyla kazanan iki pilottan biri oldu. Ancak sezonun son yarışında Andrea de Cesaris ile çarpışarak yaptığı kaza sonrası yine omurlarını kırınca hayatı alt üst olacaktı. Bir sürü bela ile karşılaşıp buralara kadar gelmişti. Formula 3’de yarış kazanmayı da başarmıştı ama şimdi yine büyük bir problem vardı. Fakat işler bir yandan da onun için iyi gidiyordu. Önceki sene tanıştığı Peter Collins, Lotus ile F1’e geçmiş ve çoktan takım patronu Colin Chapman’a Mansell’dan bahsetmişti. Sonradan Herbert, Hakkinen ve Raikkonen gibi isimlerin de keşfedilmesini sağlayacak olan Collins, Mansell’a gerçekten güveniyordu. Bu yüzden Chapman’a baskı uygulayarak iyileştiğinde çıkacağı bir test ayarladı. Bir ay sonra henüz iyileşmemişken piste çıkmaya hazır olduğunu ısrarla belirten Mansell, Paul Ricard’da Lotus 79’un koltuğuna oturdu. Nitekim bu onun için çok önemli bir fırsattı. Hayatında ilk defa hayali olan Formula 1 otomobilini kullanacaktı, üstelik bu da 1978’in şampiyonu ve İngilizlerin gururu olan Lotus’tu. Güçlü ağrı kesiciler kullanan ve halen tam iyileşememiş olan Mansell, tüm bu olumsuzluklara rağmen bulduğu bu altın fırsatı iyi değerlendirdi ve 1980 için test pilotluğunu kaptı.

Takım arkadaşı Brett Riley ile birlikte F3 yılları.

Hayaller ve Gerçekler

Mansell için test yaparak geçireceği 1980 sezonu onun için bir diğer altın fırsattı. Reutemann’ın Williams’a geçmesi sonucu boşalan koltuğa Elio de Angelis geçmişti ancak diğer otomobildeki Mario Andretti’nin sözleşmesi sene sonunda bitecekti. İyi performans gösterirse koltuğu kapacağının farkındaydı, zaten Chapman’ın gözüne bir kere girmişti. Silverstone’da bir Lotus ile yapılmış en iyi dereceyi geçmesi sayesinde iyice parladı ve ACBC *(1) onu sezonun ikinci yarısında gelecek yıl için geliştirilen otomobilde yarıştırma kararı aldı. Andretti ve de Angelis, Lotus 81’i kullanırken Mansell ise prototip olan B şasisini kullanacaktı. İlk yarışına Avusturya’da çıksa da daha yarış başlamadan şansına yenik düştü. Start öncesi otomobilde yaşanan bir sızıntı sonucu kokpit yakıtla dolmuş, Mansell’in kalçalarında birinci ve ikinci derece yanıklara sebep olmuştu. Buna rağmen yarışa başlasa da 40. turda tükenen motor sebebiyle yolda kalacaktı. İlk yarışından böyle çıkan Mansell’i sonraki yarışta da frenleri yarı yolda bıraktı. İstediği başlangıcı yapamasa da potansiyelini gösterme fırsatını bulmuştu. Andretti’nin sezon sonu Alfa Romeo’nun yolunu tutmasıyla Mansell’in önü açılmış oldu. Lotus için diğer seçenek 1978’de Peterson’ın ölümü sonrası koltuğa oturan Jean-Pierre Jarier’ydi. Fransız pilot sonrasında Tyrrell’da güçlü performanslar sergilese de koltuğu kapan daha genç olan Nigel olacaktı. Lotus için 1980’lerin başı kolay dönemler değildi. Son derece dayanıksız bir otomobille birlikte Mansell’ın şanssızlığı buluşunca durum daha da vahim hale gelmişti. Sezon boyunca tam dokuz kez yarış dışı kalan Mansell yine de ilk sezonundan Zolder’de aldığı podyumla çıkmayı başardı. İspanya ve ABD’de puan alan Mansell, takım arkadaşı de Angelis’e geçilse de sezon boyunca başa baş giden sıralama performansları sebebiyle hızını göstermişti. Karbon kopya olan ve ertesi yıl da dayanıksız olan otomobiliyle yedi kez yolda kaldı. Ama Brezilya’da aldığı podyumun yanında Monako’daki dördüncülük ile hayattaydı. Ona iyi bir otomobil verilirse neler yapabileceğinin farkında olan Chapman, kontratını 1984’ün sonuna kadar uzatma kararı aldı; üstelik de Angelis’e iki yıl üst üste yenilmesine rağmen. Chapman, Mansell’in değerinin farkında olan ender isimlerden biriydi ve o yılın sonlarında Nigel’ın kariyeri için en son olması gereken şey yaşanacaktı. Lotus’un efsanevi kurucusu Colin Chapman, 16 Aralık 1982 günü kalp krizi sebebiyle 54 yaşında hayata gözlerini yumdu. Öldüğü gün Lotus, Formula 1’deki ilk aktif süspansiyonun testlerini yapıyordu. Spora getirdiği sayısız yeniliğin yanında giderken de çok önemli bir miras bırakmıştı.

“Bir yarım onunla birlikte öldü. Ailemden birini kaybetmiştim.

-Nigel Mansell’ın otobiyografisinde Colin Chapman için yazdıkları.

İlk otomobil: Essex Lotus 81B Cosworth.

Chapman’ın ani vefatı sonrası yerini alan Peter Warr’ın Nigel’a bakış açısı ise tamamen farklıydı. De Angelis’in net bir numara olduğunu düşünen Warr, eşit ekipman konusunda keskin bir tavır aldı. Böylece 1983 için de Angelis yeni gelen turboşarjlı Renault motorlarını ve Chapman’ın tasarladığı son şasi olan 93T’yi sezon boyunca kullandı. Buna karşın Mansell, sezon ortasına kadar artık dinozor niteliğinde eski olan Cosworth DFV motorlu Lotus 92’yi kullanacaktı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen sezon sonuna gelindiğinde Mansell gösterdiği performansla Warr’a iyi bir cevap vermişti. Brands Hatch’de gelen podyumun yanında bir en hızlı tur ve üç yarıştan daha puan çıkararak en iyi sezonunu geçiren Mansell, takım arkadaşını geçmeyi başardı. Şanssızlıklar bu sefer de Angelis’i bulurken İtalyan pilot sadece tek yarıştan puan çıkarabilmişti. Warr yine de Mansell’i istemediğini belirterek ana sponsor John Player Special’a kontratın feshedilme ihtimalini sordu ancak JPS bunu reddedince Mansell takımda kaldı.

1983 Britanya GP’de yeni 94T ile ilk yarışında dördüncü olmuştu.

Warr takımda kaldığı sürece 1984 sonunda sona erecek kontratının asla uzatılmayacağını bilerek sonraki sezona başlayan Mansell için 1984 yılı psikolojik olarak oldukça zorlu geçecekti. Sezon sonunda koltuksuz kalacağını bilmesinin getirdiği baskı, ilk dört yarışta iki kez kendi hatasıyla yarış dışı kalınca iyice belirgin hale gelmişti. Fransa’da gelen üçüncülük ile biraz olsun toplansa da Monako’da büyük bir hata yapacaktı. Ayrton Senna’nın yıldızlaştığı ilk yarış olarak da bilinen 1984 Monako GP’de çok iyi bir sıralama seansı geçiren Mansell, takım arkadaşı de Angelis’e 1,7 saniye fark atmıştı. Yarışa da ikinci cepten başlayan Mansell çok geçmeden Prost’u avlayarak liderliğe oturdu. Tur başına iki saniye gibi bir farkla çabucak arayı açan Mansell hayatında ilk kez bir Formula 1 yarışına liderlik ediyordu. O büyük hata ise 15. turda geldi ve yağmurla birlikte kayganlaşan yol şeritlerinden dolayı Massenet’de kontrolü kaybedip duvara vurdu. Warr, yarış sonrası bel altı bir açıklama ile pilotunu yerden yere vururken Mansell için çok büyük bir fırsat kaçmıştı. İlk pol pozisyonunu aldığı Dallas’ta ise yine garip bir olay yaşayacaktı. Warwick ve Lauda’ya karşı iyi savunmalar yapan Mansell, yarışın yarısında Rosberg’e geçilene dek liderdi. Tarihin en sıcak yarışlarından olan Dallas, 1984’de hava sıcaklığı 40 °C’yi gösteriyordu ve bu da lastik performansının bir hayli azalmasına sebep oldu. Öyle ki; liderliği sırasında sert savunmalar yapmak zorunda kalan Mansell, lastiklerinin tamamen bitirip pite geldiğinde mekanikerler kafasından aşağı bir buz kovası boşaltmıştı. Pite gelmeden önce podyumdan düşen Mansell yine de puan barajında seyrediyordu. Ama 64. turun son virajında vites kutusu problemiyle otomobil yavaşlamaya başladı. O dönemler iki tur kala yarış dışı kalan pilotlar için de yarışı tamamladı kararı çıkıyordu ve artık yürümeyen otomobiliyle son düzlüğe çıktığında çizgiyi geçebilmek için bugün hala hatırlanan o hareketi yaptı. Kemerini çözdü, otomobilden indi ve itmeye başladı. Ancak sıcak havada atılan 64 turun sonunda bir de otomobili itmeye çalışmak Mansell’in tamamen tükenmesine sebep oldu ve çizgiyi geçemeden yere yığıldı. Mansell’in mücadeleciliğini en iyi özetleyen anlardan biri yaşanırken bu gereksiz kural da yarışın hemen ardından kaldırılacaktı. Sezonun sonlarına yaklaşırken beklenen karar açıklandı ve Senna’nın Lotus’la imzaladığı duyuruldu. Resmi olarak Mansell artık koltuksuzdu ama 1985 için Williams ve Arrows’dan gelen teklifler onu oldukça rahatlattı. Williams ile kontrat imzaladığı Hollanda GP hafta sonunda aldığı bir üçüncülükle moral bulan Mansell, sezonun son yarışında ise Warr’ın beklenmedik derecede sert bir muamelesine maruz kalacaktı. Portekiz’deki sezonun kapanış yarışında Mansell’ın istediği fren ayarlarını otomobile uygulamayan Warr yüzünden frenler bitime 18 tur kala bitmiş, Mansell yarış dışı kalmıştı. Daha da ilginç olanı, yarış dışı kalmadan önce ikinci sırada olmasıydı. Prost galip gelirken takım arkadaşı Lauda ikinci olmuş, yarım puanla Prost’un önünde sezonu şampiyon olarak tamamlamıştı. Halbuki Mansell yolda kalmasa Lauda’nın muhtemel üçüncülüğü ile Prost şampiyon olacaktı. Warr’ın bu hamlesi sayesinde sezonun kaderi de değişmişti. Mansell için ise gelişim devam ediyordu. Şampiyonada 10. sırayı alması ve Williams kontratı, Warr sebebiyle yerle bir olan özgüvenini hayata döndürse de çok zorlu bir dört yıl geçirmişti. Çocukluk hayali olan Formula 1’de dayanıksız otomobiller, kötü niyetli patronlar ve büyük şanssızlıklar sayesinde gerçeklerle karşılaşması onu ciddi anlamda olgunlaştırdı. Lotus ile geçirdiği dört sezonda çıktığı 59 yarışın yalnızca 24 tanesini tamamlayabilmişti. Takım da gerekli gelişimi göstermiyordu. Dayanıklılığı çözmek yerine halen hıza odaklanılınca bu kötü tablo ortaya çıkmıştı. Mansell sadece bir süspansiyon arızası yüzünden bile tek sezonda beş yarışta yolda kalmıştı. Motor ve şanzıman problemleri cabasıyken patronunun yol açtığı fren sorunu da bardağı taşıran damla olmuştu. Bu sebeple özellikle Chapman’siz son iki yılı, Lotus’la iplerin kopmasına neden oldu. Senna gelmese ve Warr, Mansell’le devam kararı alsa dahi yine de Williams’a giderdi. Hayaller ve gerçekler çok başkaydı.

1984 Dallas’da bayıldığı an.

Tepeye Oynamak

Williams’a geçince onunla özdeşleşecek olan kırmızı renk 5 numarayı aldı. Önceki sene kendi standartlarının altında kalan Williams için Mansell, yeni bir umut kaynağıydı. 1982 Dünya Şampiyonu Keke Rosberg ile takım arkadaşı olacak olması onun için yeni bir savaştı. Portekiz, San Marino ve Kanada’da düzenli aldığı puanlarla sezona fena başlamayan Mansell, Williams’a alışma problemi çekmemişti. Fakat Fransa’da yaptığı kaza onu ciddi derecede sarstı. Paul Ricard pistindeki antrenmanlarda Mistral düzlüğünün sonunda 322 km/s ile giderken yaptığı kaza sonucu beyin sarsıntısı geçirdi ve yarışa başlayamadı. Sezonun ikinci yarısıyla birlikte güncellenen Honda motoru gelince Williams’ların performansı arttı ve Spa’da Mansell için sezonun ilk podyumu geldi. Ve hemen ardından da uzun süredir beklediği, birkaç kez çok yaklaştığı şey oldu ve Brands Hatch’de ilk galibiyetini aldı. İngiltere’deki pistleri kariyerinin başından beri çok seviyordu ve gerçekten bu pistlerde ayrı bir performans gösteriyordu. Hemen ardından Güney Afrika’da da bu sefer pol pozisyonundan başlayıp kazanınca bir anda bir yıldıza dönüşmüştü. Son yarış olan Avustralya’da da ikinci cepten başladı ama henüz ilk turdaki vites kutusu problemiyle sezonu kapatmış oldu. Williams’daki ilk senesi iyi başlamış ve harika bitmişti. İki galibiyet ve bir ikincilik ile sezonu kapatan Mansell Rosberg’e yenilmiş olsa da yeteneğini, aldığı sonuçlara yansıtmayı başardığı için oldukça mutluydu.

İlk galibiyet, Brands Hatch 1985.

1986 sezonu, Williams için yeni ve büyük umutlar anlamına geliyordu. Önceki yılın ikinci yarısında geliştirilen otomobil ile gelen zaferler, takıma umut vermişti ve yeni otomobil de eski şasinin geliştirilmiş versiyonuna sahipti. Patrick Head, Frank Dernie ve Sergio Rinland’ın kaleminden çıkan FW11, gerçekten şampiyonluk yarışına girebilecek derecede iyiydi. Pilot kadrosu da değişmiş, Rosberg McLaren’in yolunu tutarken yerine 1981 ve 1983’ün şampiyonu Nelson Piquet gelmişti. Mansell için çifte dünya şampiyonu ile yarışmak, yeni bir mücadeleydi. Fakat takım bu denli iyi şekilde sezona girmek üzereyken bir felaket yaşanacaktı. Yeni otomobilin testleri sırasında Paul Ricard’da bulunan takımda patron Frank Williams, bir trafik kazası sebebiyle tekerlekli sandalyeye mahkum olunca moraller dibe vurdu. Williams’ın yokluğunda görevi ekürisi Head devralsa da Frank’in yokluğu büyük bir problemdi. Bu olumsuzluğa rağmen takım, patronunun hayat mücadelesine ışık tutmak için başarı parolasıyla yola çıktı. Pilotlar da oldukça iştahlıydı ama Frank, Nigel’a göre Piquet’de olduğundan farklı bir yerdeydi. Ona güvenip koltuk verdiği için Frank Williams’a Chapman’a baktığı gibi bakan Mansell, onun için kazanmayı her şeyden çok istiyordu. Sezonun ilk yarışını Piquet alırken sonrasında iki pilot da birer ikincilik alarak devam etti fakat Belçika ve Kanada’da üst üste aldığı iki galibiyetle Mansell öne geçmeyi başardı. Sonrasında bunu, Williams’ın kazayı geçirdiği yer olan Fransa takip etti ve sırada en önemli grand prix vardı: Williams’ın evindeki yarış olan Britanya. Her ne kadar ilk galibiyetin geldiği Silverstone yerine Brands Hatch’de yapılacak olsa da Williams için oldukça önemliydi. Ayrıca Mansell’in de en sevdiği ve en başarılı olduğu pistlerden biriydi. Asıl bomba ise Frank Williams’ın beş ay sonra ilk defa padokta olacak olmasıydı. Williams’ın garaja geri döndüğü bu çok önemli yarışta galibiyet harici bir durum düşünülemezdi. Piquet polü alırken Mansell hemen arkasındaydı. Yarış günü gelecek bir duble, gerçekten de Williams’a çok büyük bir moral olacaktı. Piquet startta liderliği kaptırmazken Mansell de ensesindeydi. Bambaşka bir seviyede süren ikili, çabucak arkadakilerden koptu. İkisi de bu galibiyeti kendilerinden çok Frank Williams için istiyordu. Yarışı Mansell kazanırken Piquet, 5,5 saniye arkasında ikinci oldu. Üçüncü olan Prost dahil herkese tur bindirmişlerdi. Kendi evinde güç gösterisi ile kazanan Williams’ta podyumda galibiyet kupasını almaya Frank’in eşi Ginny çıktı. Bu muhteşem galibiyet ile Mansell pilotlar şampiyonasında liderliğe yerleşti (Prost’un 4, Piquet’nin 18 puan önünde). Fakat her ne kadar takımda moraller yeniden yerinde olsa da huzuru bozan bir şey vardı; Honda. Motor tedarikçisi Japon devi, Piquet’nin milyonlarca dolarlık kontratının büyük kısmını ödediği için onun başarısını istiyordu. Hatta sezon başında Piquet ile pilotlar şampiyonluğunu kazanacaklarından emin oldukları için Mansell’e gerek olmadığını belirtmişlerdi. Kendi pilotları Satoru Nakajima’yı Mansell’in yerine getirmek isteseler de Frank Williams bunu, takımlar şampiyonasının önemini belirterek reddetmişti. Fakat Williams’ın garajdan uzak kaldığı dönemde görevlerini alan Patrick Head gerçekten çok yoğundu. Baş tasarımcılardan olduğu için otomobildeki sorumluluğu yüksekti. Üstüne bir de takımı yönetiyordu ve de Honda’dan gelen Piquet’nin kayırılması isteklerine sert şekilde karşı çıktı. Bunun üstüne Japonlarla ipler gerilecekti. Sonraki iki yarışı Piquet alırken Mansell üçüncü sıradaydı. Portekiz’deki galibiyeti sayesinde Piquet ile farkı 10 puana çıkardı. Sezonun son yarışı Avustralya’ya gelinirken Mansell, Prost’un 6 ve Piquet’nin 7 puan önünde liderdi. Sıralama turlarında da pol pozisyonunu almayı başardı fakat iyi kalkamayınca ilk turun sonunda dördüncü sıraya düştü. Uzun süre normal şekilde seyreden yarışta sonlara yaklaşırken Mansell, kendini şampiyon yapacak pozisyondaydı. Fakat en ihtiyacı olduğu anda şansı, yine onu yüz üstü bırakacaktı. 64. turda Brabham düzlüğünde 290 km/s ile giderken sol arka lastiği patladığında her şey bitmişti. Prost, Piquet’nin önünde kazanarak şampiyonluğu alırken Mansell için bu gerçekten çok yıkıcıydı. Lotus’da dayanıklılık sorunları ile geçen dört yılın ardından galibiyetle tanıştığı Williams’ta henüz ikinci senesinde şampiyonluğun ucundan bir lastik patlamasıyla dönmüştü. Ama yine de sezon boyunca gösterdiği performans, Williams’a kendini tamamen kanıtlamasında büyük rol oynadı. Artık şampiyonluk kovalayabilecek kapasitede bir pilot olduğunu göstermişti ve Piquet’yi de yenmişti. Williams da takımlar şampiyonu olarak Frank’e verilen sözü tutmuştu.

Frank’in döndüğü yarışta galibiyet kürsünün tepesinde Mansell ve kupayı kaldıran Ginny Williams.

1987 sezonuna da önceki otomobili geliştirerek giren Williams yine favorilerden biriydi. İlk beş yarışta Prost ve Senna’nın ikişer galibiyeti bulunsa da sonradan açılan Williams, sıradaki altı yarışı kazandı (üç tane Mansell ve üç tane Piquet). Özellikle 30 turda 28 saniye fark kapatarak Piquet’yi geçip kazandığı Silverstone, kariyerinin en iyi performanslarından biriydi. Mansell her ne kadar ikinci yarış Imola’dan da bir galibiyet çıkarmış olsa da pol pozisyonundan başladığı üç yarışı mekanik problemlerle bitirememesi sebebiyle geride kalmıştı. Galibiyetlerinin yanına istikrarlı ikincilikler ekleyen Piquet, bitime beş yarış kala tam 20 puan öndeydi. Portekiz’de Mansell elektrik arızasıyla yolda kalınca fark 24’e çıktı ama İspanya ve Meksika’da alınan iki zafer, onu yeniden yarışa sokmuştu. Williams pilotları sürücüler şampiyonluğunu garantilerken artık tek soru, bunun hangisi olacağıydı. İki yarış kala 12 puan farkla Piquet hala liderdi. Aşırı istikrarlı süren Brezilyalıya karşı mekanik arızalardan çok çeken Mansell yine de potadaydı. Ama yine bir sezon sonu ve yine bir trajedi ile baş başaydı. Suzuka’daki sıralama turlarında büyük bir kaza yaparak omurilik travması geçirdiğinde sezon yine mutsuz şekilde bitmiş oldu. Takımları büyük farkla Williams alırken, Piquet üçüncü kez dünya şampiyonu oldu.

1987’de yarış umduğu gibi bitmezken Mansell, Suzuka’daki kaza sonrası çok acı çekiyordu.

1988 ise Williams için tümüyle hayal kırıklığı olacaktı. Yeni turbo regülasyonları sebebiyle performansının düşme ihtimali olan Honda motorları yerine atmosferik Judd motorlarına geçme fikri, büyük bir kumardı. Fakat Honda’nın da şampiyonluklara rağmen Williams ile kalmaya, yaşanan gerginliklerden dolayı sıcak bakmadığı biliniyordu. Bu iki unsurun yanına Ron Dennis’in ikna kabiliyeti ve Honda’nın motor verdiği Lotus’un yıldızı Senna’nın McLaren’e geçmesi de eklenince Honda, McLaren ile çok yıllık bir anlaşma yaparak Williams’dan ayrıldı. Piquet zaten gitmişti ve Senna’nın da Lotus döneminde Honda ile iyi ilişkileri olduğu bilinen bir gerçekti. Böylece sezona dayanıksız ve yavaş Judd motorlarıyla başlayan Williams’ta Mansell, ilk on yarışın dokuz tanesinde yarış dışı kaldı. Bitirebildiği tek yarışta Silverstone’da ikinci olarak podyumdaydı. Bu berbat geçen on yarışın üstüne bir de iki yarışa katılamadı. Macaristan’da yarış sırasında su çiçeği olunca sonraki iki yarışı da kaçırmak zorunda kalacaktı. Williams ile başından sonuna kadar rezalet geçen bu sezonun ardından artık yolun sonuna gelinmişti. Biten sözleşmesini uzatmayarak uzun süredir şampiyonluğa hasret olan Ferrari’ye geçtiğini açıkladı. Gride geri döndükten sonraki dört yarışta yine üç kez yarış dışı kaldı ama İspanya’da aldığı bir ikincilikle daha yılı kapatmış oldu. İki kez ucundan dönülen şampiyonluk ve bazıları epey anlamlı olan çokça zafer ile Williams kariyerini sonlandırsa da son sezonu, bu yetenekte olan bir pilot için gerçekten kabustu. 16 yarışta 12 kez yarış dışı ve su çiçeği sebebiyle kaçırılan iki yarış ile tam anlamıyla sorunlarla dolu bir sezondu. Puan aldığı iki yarışta da podyumdaydı. Çok enteresan bir istatistik gibi görünse de Ferrari’deki ilk yılında bunu dramatik şekilde geliştirecekti…

İlk Williams döneminin en acı anı. 1986’da şampiyonluğu kaybettiren lastik patlaması.

At Bu Sefer Şahlanmıyor

Çocukluk kahramanı Hawthorn’un izinden Ferrari’ye bir İngiliz olarak gelen Mansell’i tifosi, bağrına basmıştı. İngiliz taraftarlar tarafından “Aslan” lakabı takılan Mansell’i kendi dillerinde “il Leone” diye karşılıyorlardı. Ayrıca Enzo’nun ölmeden önce seçtiği son Ferrari pilotuydu. Anlaşma sonunda ona Enzo’nun son otomobili efsanevi F40 verildi. 1988’de MP4/4 ile sezonu domine eden McLaren’i yenmek için yeni ve eşsiz bir şey denemek zorunda olan Ferrari, tarihin ilk yarı otomatik vites kutusunu geliştirmişti. Manuel 6 vites kullanan rakibi McLaren’e göre 7 vitesli ve kulakçıklı şanzımanı ile Ferrari büyük bir atılım yapmıştı. Fakat Ferrari, otomobil bakımından her ne kadar umutlu olsa da çok büyük bir problemleri vardı. Yeni şanzıman o kadar dayanıksızdı ki otomobil kış testlerinde bir kez bile bir tam yarış mesafesini tamamlayamamıştı. Hatta Mansell de yarış dışı kalacağından emin olduğu için yarış bitmeden kalkacak olan bir uçağa bilet almıştı. Üstelik sezonun açılış yarışı Rio, ona her fırsatta laf çarpan ezeli rakibi Nelson Piquet’nin de memleketiydi. Altıncı cepten kalkan Mansell, iki Williams ve Prost ile yarış boyu çekişse de sonunda galibiyeti almayı başardı ve Ferrari kariyerine harika bir başlangıç yapmış oldu. Direksiyondaki vites kulakçıkları teklemeye başlayınca Mansell, ikinci pit için içeri girince lastiklerle beraber direksiyon da değiştirildi ama sonuçta sistem iyi çalışmıştı. Yeni otomobil Ferrari 640, ilk defa bu kadar turu art arda atmayı başarmıştı. Mansell ise yarışı kazanmış ama uçağı kaçırmıştı. Ama sonrası İtalyan ekip için hiç de iyi gitmeyecekti. Mansell sonraki üç yarışta vites kutusu arızaları sebebiyle yolda kalırken takım arkadaşı Gerhard Berger ise sonraki 10 yarışın tamamında yarış dışı kalacaktı. Otomobil aslında fazlasıyla hızlıydı. Öyle ki, bitirebildiği hiçbir yarışta podyumun dışında kalmamıştı. Mansell bitirebildiği yarışlardan; ikişer galibiyet, ikincilik ve üçüncülük almıştı. Bu garip istatistikle önceki yılın şokunu silip yenisini yaşayarak Ferrari ile ilk sezonunda umduğunu bulamadı. Yine de Macaristan’da Senna’ya yaptığı atakla yarışı kazanması, ustalığını gösterdiği bir başka andı.

1989 Brezilya, otomobilin nadiren sağlam olduğu yarışlardan biriydi.

1990’da McLaren ile ipleri koparan ve Prost’u almalarıyla pilot kadrosu iyice güçlenen Ferrari’de, Mansell otomatik olarak ikinci pilot konumuna düşmüştü. Halihazırda üç şampiyonluğu bulunan Fransız ile bir tutulması anormal olurdu. Ferrari için dayanıklılık problemleriyle başlayan sezonun ortalarına gelindiğinde Prost, iki galibiyet elde etmişken Mansell de bir ikincilik ve bir üçüncülük ile takipteydi. Fakat takımda ibre yavaş yavaş Alain Prost’a dönüyordu. Sonralarda Prost’un da yapacağı gibi aracı eleştiren Mansell ile Ferrari’nin bağları kopmaya yaklaşmış, iyi derecede İtalyanca konuşan Prost’a karşın Maranello’da anlaşılamayan Mansell’in bu gerginlikte mekanikerler ve mühendislerle de arası açılmıştı. Prost’un evi olan Fransa’da pol pozisyonunu alsa da motor arızası sebebiyle yolda kaldı. Ertesi yarış Silverstone’daki sıralamalardan sonra da basına önceki yarışta sürdüğü otomobile benzemediğini söyledi. Garajda mekanikerlerle yüzleştiğinde ise gerçek ortaya çıktı. Takım, Mansell’in otomobilinin daha iyi durumda olduğunu anlayınca ona söylemeden otomobilleri değiştirmişti. Silverstone’da kendi evinde Prost’a yapılan bu tutum sonrası bir de yarışta vites kutusu sebebiyle kalınca ani bir kararla emekli olduğunu açıkladı. Sezon sonu sporu bırakacağı haberi gündeme bomba gibi düşmüş, Ferrari’nin yeni pilotunun kim olacağı merakla beklenmeye başlamıştı. İtalyan takımın gündeminde o sezon Tyrrell ile hiç de fena bir performans sergilemeyen Jean Alesi vardı ama genç yıldızı Williams çoktan kapmıştı. Ancak Alesi’yi çok isteyen Ferrari, Frank Williams’a çok farklı bir teklif ile gitti. Alesi’nin kontratını iptal etmek için 4 milyon doların üstüne bir de 1992 sonunda verilmek üzere 1990 Ferrari 641 için anlaşan iki tarafın ardından Alesi, Ferrari ile sözleşme imzaladı. Böylece Williams’da boşalan koltuk, yeni gündem olmuştu. Birçok pilotun ismi yazılsa da Frank’in aklında tek bir plan vardı: İngiltere Aslanı’nı İngiltere’ye getirmek. Uzun süredir üzerinde çalıştıkları aktif süspansiyon ve McLaren’in Honda motorlarını kaybedecek olması sebebiyle Williams sessiz sedasız dominasyona hazırlanıyordu. Frank de bunu yapabilecek kapasitede olduğundan emin olduğu Mansell’ı ikna etmeyi başardı ve böylece aslan yuvasına dönmüş oldu. Mansell, Portekiz’deki galibiyeti ile Ferrari’ye veda ederken yarım kalan hikayeyi tamamlamak için Williams’a geri döndü.

Ferrari ile son galibiyet. 1990 Estoril’de Senna ve Prost ile podyumda.

İngiltere için 005!

Williams’a geri döndükten sonra başlarda umduğunu bulamasa da sonrasında iyi toparlandı. Takımın yeni yarı-otomatik vites kutusu dayanıklılık konusunda sınıfta kaldığı için Mansell, sezona yavaş başlamıştı. İlk puanlarını dördüncü yarış Monako’da ikinci olarak aldığında tüm yarışları kazanan Senna’nın bir hayli gerisindeydi. Kanada’da ise son tura lider girmesine rağmen yine vites kutusu sebebiyle yolda kalması çok yıkıcıydı. Ama Meksika’da gelen ikincilik sonrası üst üste üç galibiyetle farkı sekiz puana kadar düşürdü. Sezonun geri kalanında da iki galibiyet ve iki ikincilik çıkarsa da Senna’ya yenilmekten kurtulamadı ve şampiyonayı ikinci sırada bitirdi. Mansell, Ferrari’de yorucu geçen iki sezonun sonunda Williams’ta kendini bulmuş ve yeniden oyuna dahil olmuştu. İspanya’da yine Senna ile çekişerek kazandığı yarış, o sezondan en çok hatırda kalan andı. Williams’ın yeni vites kutusu, başlarda çok can sıksa da problemsiz çalıştığında gerçekten işe yarıyordu. Kusursuzlaştırılan aktif süspansiyon sistemi ile de 1992 için artık gerçekten en iyi otomobile sahiplerdi.

Silverstone’da galibiyet turu atarken yarış sonunda yakıtı biten Senna’yı da alıp götürmüştü.

Gerçekçi bir şampiyonluk hedefiyle çıkılan 1992’nin ilk beş yarışını Mansell kazanınca, aynı önceki yıl kendi başına gelen şey Senna’nın başına gelmişti. Yeterince hızlı olmayan McLaren ile debelenen Senna, Monako’da Mansell’in çıkan bijon yüzünden ekstra pit yapmasıyla kazansa da fark 38 puana çıkmıştı. Kanada’da attığı spinle yarış dışı kalsa da sonraki üç yarışı kazanan Mansell, istikrarını devam ettirdi. Bitime altı yarış kala Macaristan’da şampiyonluğu ilan etme şansı vardı. Hayatı boyunca peşini bırakmayan şanssızlığı bile artık bunu ondan alıkoyamazdı. Kariyerinde üç kez şampiyona ikincisi olmuş ve şampiyon olamayan pilotlar arasında en çok hak eden olarak Macaristan’da aldığı ikincilikle nihayet şampiyonluğunu ilan etti. Görev tamamlanmıştı. “Kırmızı 5” bu sefer kazanmıştı. Sezonu rekor şekilde dokuz galibiyet ile kapadı. Yine rekor şekilde 14 pol pozisyonu aldı. Zorlu geçen yılların sonunda nihayet en iyi otomobile oturan Mansell, bulduğu fırsatı başarıya dönüştürmüştü. Çocukluk hayalini tam 39 yaşında gerçeğe dönüştüren Big Nige, Formula 1 kariyerini şampiyon olarak noktaladı. Motor tedarikçisi Renault’nun Prost’u istemesi bir yandan da Senna’nın gelmek için çok istekli olması, Williams’ın kendi Mansell’ları ile sonraki yılları da kazanma projesinden caymasına sebep oldu. Kusursuz bir yarış makinesi yaratmak isteyen takım, 1993 için Prost ile anlaşırken artık zorluklarla mücadele etmekten bıkmış ve nihai hedefine ulaşmış olan Mansell bu sefer gerçekten emekli oldu.

Şampiyonluk sonrası podyum sevinci.

Ertesi sene Indy Car’a geçerek yarış kariyerini Birleşik Devletler’de sürdürdü. Henüz ilk yarışında aldığı pol pozisyonu ve galibiyet ile orada da şampiyonluğa oynayacağının sinyallerini verdi. İlk defa oturduğu bir otomobilde, ilk defa yarıştığı bir formatta çok çabuk adapte olmuş ve zafere ulaşmıştı. O sezon aldığı beş galibiyet ile çaylak sezonunda şampiyon olmayı başardı. Yine kendisi gibi eski bir Formula 1 şampiyonu Emmo Fittipaldi’yi yenerek bunu başarmıştı. Indy 500’de ise üçüncü olarak podyumdaydı.

Newman/Haas Racing Lola T93/00, onu Indy Car şampiyonluğuna götürmüştü.

Sonraki sene Senna’nın trajik ölümü sonrası boşalan Williams koltuğuna Coulthard getirildi ancak Schumacher ile şampiyonluk savaşı veren Damon Hill’e daha iyi bir yardım sunmak için Mansell’i geri döndürmek gerekliydi. Prost’un emekliliği ve Senna’nın ölümü ile gridde şampiyon bir pilot kalmamıştı ve Mansell’in dönüşü bu anlamda da önemliydi. O sezon Williams ile dört yarışa çıkan Mansell, son yarışı kazanarak güzel bir veda yaptı. Schumacher ve Hill’in çarpıştığı ünlü Adelaide 1994’den pol ve zafer çıkaran Mansell geri döndükten sonra yarış kazanması ile de güzel bir hikayeye imza attı. Bu, Mansell’in 31. ve son galibiyetiydi. 1995 için McLaren ile anlaşsa da fazla kiloları sebebiyle araca sığamayınca ilk iki yarışa onun yerine Mark Blundell çıktı. Üstüne çıktığı iki yarışta da otomobil beklentilerinin altında kalınca Mansell, üçüncü ve son emeklilik kararını açıkladı. 1997’de Jordan’la geri dönmek adına birkaç teste çıksa da sonrasında vazgeçti ve bir daha Formula 1’e dönmedi.

Geri döndüğü ilk yarış. Magny-Cours 1994.

Sporun en çok iz bırakan döneminde Senna-Prost-Piquet üçlüsüne katılarak seyircilere muhteşem bir mücadele seyrettiren Nigel Mansell, 69 sene önce bugün doğdu. Senna ile kapışmaları, garip şanssızlıkları ve rekorları alt üst eden şampiyonluk senesi ile Mansell yaşayan bir efsane konumunda. Doğum günün kutlu olsun “Kırmızı 5”!

Senna ile İspanya’daki mücadelesi tam anlamıyla muhteşemdi.

Ve Formula 1 tarihinin en güzel fotoğraflarından biri ile büyük efsaneyi andığımız yazımızı sonlandırıyoruz:

Ayrton Senna, Alain Prost, Nigel Mansell ve Nelson Piquet. Estoril 1986.

Dipnot:
(1): Chapman’ın, ismi Anthony Colin Bruce Chapman’ın baş harflerinden gelen lakabı. 

Kaynak: 1,2

Bu yazılar da hoşunuza gidebilir

Yorum Yap